BurakArslan
Kayıtlı Kullanıcı
Mısır'ın kızgın çöllerinde bir firavunun boynuna asılan küçük bir scarab figürü düşün. Binlerce yıl önce. Şimdi gözünü kapat ve oradan sıçra — Anadolu'nun bir köyüne, bir annenin yeni doğan bebeğinin bileğine bağladığı mavi boncuğa. İkisi de aynı şeyi söylüyor aslında: "Seni koruyorum."
Muska, insanlığın en eski dillerinden biri. Konuşulmadan anlaşılan, el altında saklanan, bazen utanılarak taşınan ama bir türlü bırakılamayan bir dil...
Kökleri M.Ö. 3000'lere Uzanıyor
Arkeolojik bulgulara göre muska ve tılsım kullanımının belgelenmiş tarihi en az 5.000 yıl öncesine dayanıyor. Eski Mısır'da "amulet" olarak adlandırılan koruyucu nesneler, hem yaşayanların hem de ölülerin yanına konuluyordu. Firavunların mumyalanmış bedenlerinin üzerinde onlarca farklı tılsım bulunduğu bilinmektedir — Tutankhamun'un mezarından çıkarılan 143 adet koruyucu nesne bunun en çarpıcı kanıtı.
Mezopotamya'da durum farklı değildi. Sümer ve Babil uygarlıkları kil tabletlere yazılmış büyü formülleri kullanıyordu. Bu tabletlerin bir kısmı British Museum'da hâlâ sergileniyor. Yani muska bir "geri kalmışlık göstergesi" değil; tam tersine, insanlığın en gelişmiş medeniyetlerinde de var olan evrensel bir ihtiyacın ürünü.
İslam Dünyasında Muska: Hem Kabul Hem Tartışma
İslam coğrafyasında muska meselesi hiç de tek boyutlu değil. Arapça "hamâil" ya da "ta'viz" olarak da bilinen bu nesneler, özellikle Kur'an ayetleri yazılarak hazırlandığında toplumun geniş bir kesimi tarafından meşru sayıldı. Osmanlı döneminde hattatlık sanatının bir kolu doğrudan muska yazımına adanmıştı. İstanbul'daki bazı eski esnaf defterlerinde "muska hattı" diye ayrı bir meslek kolu geçiyor.
Ama iş buradan sonra karmaşıklaşıyor. İslam alimleri bu konuda hiçbir zaman tam bir uzlaşıya varmadı. İbn Teymiyye ve İbn Kayyım gibi isimler her türlü muska kullanımını şirk kapsamında değerlendirirken, Hanefi fıkhının önemli bir kolu yalnızca Kur'an ayetleri içeren muskaları caiz gördü. Bu tartışma bugün de sürüyor — sosyal medyada her gün yüzlerce kez alevleniyor.
Afrika'nın Sessiz Bilgeliği
Batı Afrika'da "grisgris" denen küçük kese biçimindeki tılsımlar, hem İslam öncesi animist inançları hem de sonradan gelen İslam geleneğini içinde barındırıyor. Senegal ve Mali'de bir hocanın yazdığı Arapça duayı deri bir keseye koyup boyuna asmak, şehirli eğitimli kesimler dahil hâlâ yaygın bir pratik. Antropolog Paul Stoller'ın Batı Afrika üzerine yaptığı saha çalışmaları bu ikili yapıyı çok güzel anlatıyor — geleneksel ile İslami olanın nasıl iç içe geçtiğini.
Güney Afrika'da Zulu ve Xhosa geleneklerinde ise "muti" adı verilen koruyucu nesneler var. Bunlar hem tıbbi hem de spiritüel bir işlev görüyor. Aynı nesne hem hastalığa karşı kullanılıyor hem de kötü niyetli bakışlara...
Asya: Kâğıttan Taşa Her Şey Muska Olabilir
Çin'de "fu" adı verilen kırmızı kâğıt tılsımlar, Çin Yeni Yılı'nda kapılara asılıyor. Bunların yüzde sekseninden fazlası hâlâ el yazısıyla yazılıyor; çünkü baskı makinesinden çıkan bir "fu"nun aynı gücü taşımadığına inanılıyor. Japonya'da Shinto tapınaklarından alınan "omamori" keseleri, her yıl milyonlarca kişi tarafından satın alınıyor. Japonya İstatistik Bürosu'nun dolaylı verilerine göre Japon ailelerinin yüzde altmış yedisi evinde en az bir omamori bulunduruyor.
Hindistan'da iş daha da renkli. Hinduizm, İslam ve hatta Hristiyanlık içinde ayrı ayrı tılsım gelenekleri var. Rajasthan'da bir Müslüman pirine ait türbede hem Hindu hem de Müslüman ziyaretçilerin aynı anda muska bağladığını görmek mümkün. Bu sahneyi ilk kez okuduğunda tuhaf geliyor, değil mi? Ama orada son derece doğal...
Avrupa'nın "Akılcı" Yüzü Altındaki Gizli Pratikler
Avrupa'yı bu işten muaf saymak büyük bir hata olur. Orta Çağ Avrupası'nda Hristiyan azizlerin kemiklerini, saçlarını ya da giysilerini taşıyan "relics" yani kutsal kalıntılar, tam anlamıyla bir muska işlevi görüyordu. Vatikan'ın bu konudaki resmi tutumu bugün hâlâ nüanslı — "kutsal hatıra" ile "batıl inanç" arasındaki sınır kıldan ince.
İtalya'da "malocchio" yani nazar inancı o kadar yaygın ki, araştırmacı Jeanne Favret-Saada 1970'lerde Normandiya'da yaptığı saha çalışmasında köylülerin yüzde sekseninin nazar ile ilgili bir pratik uyguladığını belgeledi. İspanya ve Portekiz'de "ojo" koruması için kullanılan kırmızı ip ve boncuklar, Anadolu'daki nazarlıkla şaşırtıcı biçimde örtüşüyor. Sanki insanlık aynı korkuyu farklı dillerde yazmış...
Akademik Dünya Ne Diyor?
Antropol
Muska, insanlığın en eski dillerinden biri. Konuşulmadan anlaşılan, el altında saklanan, bazen utanılarak taşınan ama bir türlü bırakılamayan bir dil...
Kökleri M.Ö. 3000'lere Uzanıyor
Arkeolojik bulgulara göre muska ve tılsım kullanımının belgelenmiş tarihi en az 5.000 yıl öncesine dayanıyor. Eski Mısır'da "amulet" olarak adlandırılan koruyucu nesneler, hem yaşayanların hem de ölülerin yanına konuluyordu. Firavunların mumyalanmış bedenlerinin üzerinde onlarca farklı tılsım bulunduğu bilinmektedir — Tutankhamun'un mezarından çıkarılan 143 adet koruyucu nesne bunun en çarpıcı kanıtı.
Mezopotamya'da durum farklı değildi. Sümer ve Babil uygarlıkları kil tabletlere yazılmış büyü formülleri kullanıyordu. Bu tabletlerin bir kısmı British Museum'da hâlâ sergileniyor. Yani muska bir "geri kalmışlık göstergesi" değil; tam tersine, insanlığın en gelişmiş medeniyetlerinde de var olan evrensel bir ihtiyacın ürünü.
İslam Dünyasında Muska: Hem Kabul Hem Tartışma
İslam coğrafyasında muska meselesi hiç de tek boyutlu değil. Arapça "hamâil" ya da "ta'viz" olarak da bilinen bu nesneler, özellikle Kur'an ayetleri yazılarak hazırlandığında toplumun geniş bir kesimi tarafından meşru sayıldı. Osmanlı döneminde hattatlık sanatının bir kolu doğrudan muska yazımına adanmıştı. İstanbul'daki bazı eski esnaf defterlerinde "muska hattı" diye ayrı bir meslek kolu geçiyor.
Ama iş buradan sonra karmaşıklaşıyor. İslam alimleri bu konuda hiçbir zaman tam bir uzlaşıya varmadı. İbn Teymiyye ve İbn Kayyım gibi isimler her türlü muska kullanımını şirk kapsamında değerlendirirken, Hanefi fıkhının önemli bir kolu yalnızca Kur'an ayetleri içeren muskaları caiz gördü. Bu tartışma bugün de sürüyor — sosyal medyada her gün yüzlerce kez alevleniyor.
Afrika'nın Sessiz Bilgeliği
Batı Afrika'da "grisgris" denen küçük kese biçimindeki tılsımlar, hem İslam öncesi animist inançları hem de sonradan gelen İslam geleneğini içinde barındırıyor. Senegal ve Mali'de bir hocanın yazdığı Arapça duayı deri bir keseye koyup boyuna asmak, şehirli eğitimli kesimler dahil hâlâ yaygın bir pratik. Antropolog Paul Stoller'ın Batı Afrika üzerine yaptığı saha çalışmaları bu ikili yapıyı çok güzel anlatıyor — geleneksel ile İslami olanın nasıl iç içe geçtiğini.
Güney Afrika'da Zulu ve Xhosa geleneklerinde ise "muti" adı verilen koruyucu nesneler var. Bunlar hem tıbbi hem de spiritüel bir işlev görüyor. Aynı nesne hem hastalığa karşı kullanılıyor hem de kötü niyetli bakışlara...
Asya: Kâğıttan Taşa Her Şey Muska Olabilir
Çin'de "fu" adı verilen kırmızı kâğıt tılsımlar, Çin Yeni Yılı'nda kapılara asılıyor. Bunların yüzde sekseninden fazlası hâlâ el yazısıyla yazılıyor; çünkü baskı makinesinden çıkan bir "fu"nun aynı gücü taşımadığına inanılıyor. Japonya'da Shinto tapınaklarından alınan "omamori" keseleri, her yıl milyonlarca kişi tarafından satın alınıyor. Japonya İstatistik Bürosu'nun dolaylı verilerine göre Japon ailelerinin yüzde altmış yedisi evinde en az bir omamori bulunduruyor.
Hindistan'da iş daha da renkli. Hinduizm, İslam ve hatta Hristiyanlık içinde ayrı ayrı tılsım gelenekleri var. Rajasthan'da bir Müslüman pirine ait türbede hem Hindu hem de Müslüman ziyaretçilerin aynı anda muska bağladığını görmek mümkün. Bu sahneyi ilk kez okuduğunda tuhaf geliyor, değil mi? Ama orada son derece doğal...
Avrupa'nın "Akılcı" Yüzü Altındaki Gizli Pratikler
Avrupa'yı bu işten muaf saymak büyük bir hata olur. Orta Çağ Avrupası'nda Hristiyan azizlerin kemiklerini, saçlarını ya da giysilerini taşıyan "relics" yani kutsal kalıntılar, tam anlamıyla bir muska işlevi görüyordu. Vatikan'ın bu konudaki resmi tutumu bugün hâlâ nüanslı — "kutsal hatıra" ile "batıl inanç" arasındaki sınır kıldan ince.
İtalya'da "malocchio" yani nazar inancı o kadar yaygın ki, araştırmacı Jeanne Favret-Saada 1970'lerde Normandiya'da yaptığı saha çalışmasında köylülerin yüzde sekseninin nazar ile ilgili bir pratik uyguladığını belgeledi. İspanya ve Portekiz'de "ojo" koruması için kullanılan kırmızı ip ve boncuklar, Anadolu'daki nazarlıkla şaşırtıcı biçimde örtüşüyor. Sanki insanlık aynı korkuyu farklı dillerde yazmış...
Akademik Dünya Ne Diyor?
Antropol